En Çok Hangi Hikayemi Seviyorum….…

 Çoğumuz hayat amacımızı öğrenmeyi diler, içimizdeki “ Gerçek Ben” i keşfetmeyi isteriz. Bu yazımda “Ben”i arayışımda geldiğim noktayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Önce Budizm öğretilerinden “Emptiness” ten bahsetmek istiyorum. Genelde bu tarz öğretileri anladım sanırsınız, daha derinlere indikçe her seferinde farklı anlamlara ulaşırsınız. Burada bahsedeceğim “Emptiness” öğretinin şu an benim anladığım halidir. Bunun ötesinde bir anlamı olduğunu keşfedenlerden şimdiden özür diliyorum.

 Öğretide önce araba örneği verilir. Bildiğiniz gibi lastik, direksiyon, motor, fren balatası, debriyaj gibi parçalar birleşerek arabayı oluşturmaktadır. Verilen örnekte bu parçaların arasında arabanın kendisinin bulunması istenir. Parçalar tek tek analiz edildiğinde araba bir türlü bulunamaz. Çünkü tüm parçalar birleşerek arabayı oluşturmaktadır. Sonra tıpkı araba örneğine benzer şekilde; “Ben”’i bedeniniz içinde bulmanız istenir. Gözleriniz “ Ben” midir? “Beyniniz “Ben” midir? Kalbiniz” Ben” midir? Yoksa “Ben” derinizin içinde veya kan dolaşımınızın içinde olabilir mi? … Nereye bakarsanız bakın“Ben”i bir türlü bulamazsınız.

 “Ben” i bir türlü bulamazken yıllar boyu bir “Ben” oluşturma sevdası sürüp gider. “ Ben” kimdir ? Çocuklarına çok iyi annelik yapan mı ? Çok güzel resim yapan mı? Çok güzel yüzen mi? Dedikodudan hoşlanan mı? Karanlıktan korkan mı? İnsanları seven mi? Gururunu her şeyin ötesine koyan mı? Dost canlısı olan mı? Dürüst ve cömert olan mı?…….. 

“Ben” aslında tüm bunların hepsidir. Yani “Her Şey”dir. Her zaman daha başarılı, daha mutlu, daha neşeli, daha sevgi dolu, daha huzurlu, daha iyi, daha barışçıl, daha dingin, daha yardımsever, daha alçakgönüllü, daha dürüst, daha cömert, daha kızgın, daha kibirli, daha açgözlü, daha bencil olma vb gibi bir çok potansiyeliniz vardır. Ne olduğunuz, ne olacağınız evrendeki tüm olasılıklardan oluşur. Evrendeki olasılıkların hepsi onları seçmenizi bekler. Seçtiğiniz olasılıklar kısıtlı olur ise hayatınız da kısıtlı olur. Örneğin; Sadece hem iyi bir anne hem de işinde ve insan ilişkilerinde başarılı “ Ben”i benimsedik diyelim. Günlerden bir gün bu güzel hikayeli “Ben”in başına tatsız bir olay gelir. İşinde başarılı, yetenekli ve iyi bir anne olan “Ben” i eşi terk eder veya arzuladığı terfiyi alamaz veya eskisi gibi kayda değer işler yapmamaya başlar. Başarılı, yetenekli “Ben”’e ne olmuştur? Bir müddet sonra aynı ben ne kadar yeteneksiz ve başarısız olduğu konusunda kendini suçlamaya başlar veya yeteneğini fark etmedikleri için diğerlerinin düşüncesiz olduğuna karar verir. Bu durum özel hayatına da sirayet etmeye başlar. Gün gelir gitmek istediğiniz bir toplantıya davet edilmediğinizi öğrenirsiniz. Belki de geçmişte onları bir çok kez red etmiş olduğunuzdan bu seferkine gelemeyeceğinizi düşünmüş olabilirler. Ama siz bir önceki hikâyenize sadık kalarak dostlarınızın sizi unuttuğuna veya size değer vermediğine dair ikinci bir hikâye yazarsınız. Sonraki gün bu sefer iş yerinizdeki bir toplantıya çağrılmadığınız bilgisini alırsınız. Belki de toplantı gündeminin size ihtiyaç duyulmayacak kadar basit olması sebebiyle çağrılmamışsınızdır. Ama siz bir önceki hikâyenize uygun temayı seçerek çaptan düştüğünüze dair üçüncü bir hikâye yazarsınız. Neler oluyor bana deyip, huysuzlaşmaya başlarsınız. Öyle ki çevrenizdeki insanlar fazla sinirlendirmemek adına sizden uzaklaşırlar. Şimdi de “Artık beni kimse tercih etmiyor” hikâyesi yazılır. Yaşamınızdaki her bir olumsuz girdi zekice başka bir hikâyeye dönüştürülür.

Her şey “Ben”i nasıl kodladığımız ile ilgilidir. Çok başarılı, çok yetenekli ve mükemmel Ben hikayesi… Bu hikayeye öyle çok tutunuruz ki ona uymayan her şey “Ben”i parçalamaya yeter. Gerçekten başarısız olmuş da olabilirsiniz. Yanlış olan başarısızlığın ana hikâyeniz haline gelmesidir. Halbuki siz her şey olabilirsiniz. Bu durum kendisine gelen yeni senaryo tekliflerini elinin tersi ile bir kenara itip, geçmişteki başarısını referans alarak durmadan aynı temalı senaryoları yazmakta ısrar eden çaptan düşmüş film yönetmeninin hikâyesine benzer. Senaryoların özü aynı olduğundan sinema salonları çoğunlukla boştur. Artık sadece film ile ilgili güzel anısı olanlar her şeye rağmen filmi seyretmeye gelmektedir.

Ben de kendi hikâyelerimi fark ettiğim bir günde; hikâyelerim olmadan nasıl yaşayacağım konusu kafamı kurcaladı. Pardon korkutmuştu. Çünkü hayatım yazmış olduğum hikâyelerin bileşkesiydi.

-Bu hikâyeleri olmadan var olabilmek mümkün müydü?

 -Yoksa hikâye oluşturmaya devam etmek en hayırlısı mıydı? gibi garip sorular aklıma geliyordu.

Sonra sadece iyi hikâyeler oluşturma fikri geldi. Fikir güzel de olsa hikâyelerin içinde kaybolma riski vardı. Sonra olanı olduğu gibi hikâye üretmeden yaşama fikri geldi. Bu çok daha iyi diye düşündüm. İyi veya kötü olsa da hikâyeleri fark edip sadece gülümseyerek yoluma devam edebilirdim. Peki ya farkına varmazsam ne olacaktı? Arzu ve isteklerimi gerçekleştirme yolunda gecikmelerim olacaktı. Gecikmenin sorumlusu ise sadece ben olacaktım. Hala hikâye yazmaya devam edebilirdim. Hikâye üreteceksem değişik bir şey olmalıydı beni şu andakinden daha ileriye götürmeli, daha mutlu etmeli ve daha keyif vermeliydi. !!!!!  Belki de bir sürü hikayem olmalıydı. Böylece herhangi birine tutunmadan kolayca ilerleyebilirdim.

Unutmayın hayatınızdaki hikâyelerin yazarı da, rol dağıtıcısı da sizsiniz. Hikâyenizde rol alanlar da sizin senaryonuza uygun rol yapmak zorundalar, farklı bir şey yapsalar dahi algılarınız onların farklı rollerde olmalarını engelliyor. Çünkü siz çok güçlü bir yazarsınız. Algılarınızdan çıkan neyse o oluyor. Yani kaçış yok. Kendinize bir iyilik yapın ve film sektöründeki bu gücünüzü göz ardı etmeyin. Hikaye yazacaksanız en azından keyifli, neşeli sizi daha iyi götürecek temaları seçin ve olanı olduğu gibi yaşamanın formülü keşfedin….Korkmayın yeni bir şey yaratmayacaksınız.. Sadece gönlünüzün gerçek hikâyesini yazıyor olacaksınız. Düşüncelerimiz ; Ben başarılı bir yüzücü olabilirim. Bunu korumalıyım yerine Ben başarılı bir yüzücüyüm. Geçmişte genelde iyi dereceler almış olabilirim. Bu etapta da başarılı olabilirim şeklinde olmalıdır.

Hikaye yazmakta ısrarcıysanız o zaman hikayelerinizin sorumluluğunu almayı seçin !!!!!!

Yukarıda anlattıklarımı özetleyen güzel bir hikâye ile yazımı sonlandırmak istiyorum.

TUZ TANECİKLERİ VE MUTLU OLMA SANATI…

 “Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı…Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi…Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu küçük bir testi suya atıp içmesini söyledi…Çırak yaşlı adamın dediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı…“Tadı nasıl” diye soran yaşlı adama öfkeyle “çok tuzlu” diye cevap verdi…Usta gülümsedi ve bu defa çırağını kolundan tuttuğu gibi dışarı çıkardı…Sessizce az ilerideki gölün kıyısına doğru götürdü ve bir avuç tuzu bu defa göle atıp, gölden su içmesini söyledi.

Söyleneni yapan çırak ağzının kenarından akan suyu silerken mutlu görünüyordu…

Usta yine sordu; “Tadı nasıl?”

-”Ferahlatıcı” diye yanıtladı genç çırak bu defa.

-”Tuzun tadını aldın mı yine?..” diye sordu usta…

-”Hayır” diye cevapladı çırağı…

***

Bunun üzerine yaşlı usta suyun yanına diz çöktü ve genç çırağını yanına oturttu;“Hayattaki ızdıraplar da tuz gibidir…Ne azdır, ne de çok…Izdırabın miktarı hep aynıdır…Ancak bu ızdırabın acılığı, neyin içerisine koyduğuna bağlıdır…Izdırabın olduğunda yapman gereken tek şey, ızdırabı veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir…Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya, hatta derya olmaya çalış…”

***

Published in: on Mayıs 26, 2011 at 2:10 pm  Comments (1)  

Perilerin Dünyaya Nasıl Geldiğini Biliyor Musunuz?

Bir önceki yazımda Alice Harikalar Diyarından bahsetmiştim. Alice’ten bahsedince Tinker Bell’den bahsetmemek olmazdı. Hele bir de geçen akşam rüyama minik yeşil elbiseli erkek bir peri girmiş ise. Belki de Tinker Bell’in hikayesini sizlerle paylaşmam için rüyama girmiştir. Tinker Bell’in şu an piyasada 3 farklı DVD si satılıyor. Bu yazımda beni en çok etkileyen minik peri Tinker Bell’in dünyaya gelişinin anlatıldığı ilk hikayeden bahsetmek istiyorum.

Perilerin  Dünyaya Nasıl Geldiğini  Biliyor Musunuz?

Perilerin dünyaya gelişi, yeni doğan bebeğin ilk gülümsemesi ile gerçekleşirmiş. Bizim Tinker Bell’de İngiltere’de yeni dünyaya gelen bir bebeğin ilk gülümsemesiyle doğar. Tinker Bell, doğduğunda biraz şaşkındır , etrafında kulakları tuhaf şekilli, kanatları olan, rengarenk elbiseli bir sürü yaratık gülümseyerek kendisine bakmaktadır. Bu akşam özel bir akşamdır. Tinker Bell’in hangi topluluğa dahil olacağı belirlenecektir. Periler dünyasında perilerin ait olacağı grup yeteneklerine göre belirlenmektedir. Tinker ‘in etrafında yuvarlak mantara benzer bir alan belirir. Periler Kraliçesi seramoniyi başlatır başlatmaz mantar alanın kenarında değişik semboller beliriverir. Bazıları çok dikkat çekicidir. Tinker teker teker hepsinin önünden geçer. Bazılarına dokunduğunda sembol canlılığını kaybetmekte ve yok olmaktadır. Bu durum Thinker’in bu sembolü temsil eden yeteneğe sahip olmadığını göstermektedir. Semboller arasında dolaşanThinker, çekiç sembolünün durduğu bölüme gelince , bu bölümden hızla geçer zira çekicin hiçbir parlaklığı yoktur, görünümü ise çok basittir.

Ama Tinker uzaklaştıkça,  çekiç peşinden gelmeye devam eder, Tinker kaçtıkça ona daha çok yaklaşır. Periler Kraliçesi arkasından gelen çekiç konusunda Tinker’ı uyarır. Tinker sonunda çekici eline alır. Tinker çekice dokunur dokunmaz  Tinker!in etrafında şimdiye kadar görülmemiş parlaklıkta ışık demeti etrafa saçılır. Diğer perilere bu durum Thinker’in tamir konusunda üstün yeteneği olduğunu göstermektedir. Tamirci perilerden olmak Thinker’in hiç hoşuna gitmemiştir. Çok ama çok mutsuzdur.

Zaman geçer , bu arada dünyada kış mevsimi süre gelmektedir. Tüm Periler doğayı bahara hazırlamak için durmadan çalışmaktadır. Günlerden bir gün Thinker, mevsim dönüşümlerinde yapılan değişikleri dünyaya götüren ekipte tamirci perilerin olmadığını öğrenir ve bu kural Thinker’in hiç hoşuna gitmez. Oysa ki Thinker, uzak diyarları keşfetmeyi çok ama çok arzulamaktadır. Dünyaya gidebilen perilerin olduğu  takıma girmek ve Dünyaya onlarla birlikte gidebilmek için farklı yetenekler geliştirmesi gerektiği düşünür ve yeni yetenekler geliştirmek için çalışmalara başlar. Ancak bir türlü diğer perilerin yaptıkları hiçbir  işte başarılı olamaz.

Bu arada bu çabaları seyreden ve aslında Thinker’ı hiç  çekemeyen rüzgar perisi ona bir oyun oynamaya karar verir. Kendisine tuzak kurulan iyi niyetli Tinker maalesef Rüzgar perisinin oyununa gelir ve tüm perilerin katıldığı bahar mevsimi hazırlıklarının hepsinin tamir edilmeyecek şekilde bozulmasına sebep olur. Bahar mevsiminin başlamasına 2 gün kala  bütün hazırlıkları mahvolan Periler çılgın gibi durumu düzeltmeye çalışsalarda başaramazlar zira son 2 gün içinde tüm hazırlıkların bitirilmesi neredeyse imkansızdır. Periler komitesi bu sene Bahar mevsiminin geciktirilmesine karar verirler. Bu kararı duyan Tinker kendi yüzünden yaşanan bu duruma çok ama çok üzülür. Durumu telafi etmek için neler yapabileceğini düşünürken birden Çekici ve Tamirci Peri olduğu aklına gelir ve hemen işe koyulur. Tinker doğal yeteneğini kullanarak 2 gün içinde bahar hazırlıklarının tamamlanmasını sağlayacak ekipmanları üretir ve hazırlıkları tamamlar .

Bu durumda karşısında Periler Kraliçesi ve diğer tüm periler çok mutlu olur. Bu yıl da neyse ki Bahar mevsimi tam zamanında dünyaya gelecektir. Tinker büyük başarısına rağmen hatasının farkındadır. Tam cezalandırılacağını beklerken Periler Kraliçesi, Thinker’ı üstün çabalarından dolayı bu yılki Bahar Mevsimi hazırlıklarına diğer periler ile birlikte dünyaya gitmesine izin verir. Tinker bu karara çok sevinir. Artık bu durumdan kendisini kurtaran daha önceleri mutsuz eden yeteneğine sahip çıkmaya karar vermiştir.Artık ait olduğu gruptan çok memnundur.

Tinker Bell’in hikayesi her çocuk hikayesi gibi mutlu bir sonla biter. Aslında bizim için de durum hiç farklı değildir. Sahip olduklarımızı ve yapabileceklerimizi hep göz ardı ederiz. Kendimizi anlamak, kendi gücümüzü keşfedip sınırlarımızı aşmak yerine başkalarına ait olana özeniriz. Bize ait olmayan hedefler belirleriz. Bize ait olmayanların gerçekleşmesi ise zaman alır ya da hiç gerçekleşmez. Bu durum hayatımızda hayal kırıklılıkların oluşmasına sebep olur. Başımıza gelenleri yeni deneyimlerimize referans olarak alır, yeninin hayatımızda yaratacağı güzelliklerden kendimizi mahrum bırakırız.

Gerçekten mutlu olabilmek için önce kendimizi tanımalı, yapabileceklerimizi keşfetmeli, keşfettiklerimizi de benimsemeliyiz. Keşfettiklerimizin bazıları hoşumuza gitmeyebilir. Onları onaylamasak ta kabul etmeyi seçebiliriz. Görmezden gelirsek bizi mutsuz eden deneyimleri tekrar tekrar yaşıyor hale gelebiliriz. Her defasında canımız daha da acır. Canımız acır ise biz de başkalarının canınızı acıtırız. Aslında kötü şeyler yaptığımızda bizi cezalandıran mekanizmalar yoktur. Başkalarını her acıttığımızda kendimizi acıtıyoruzdur. Yani ne ekiyorsak onu biçiyoruzdur. İçimizdeki kayıt makinesinde kayıtlar arttıkça daha da rahatsız oluruz. Gittikçe öfkemiz artar. Öfke nefret haline geçer ise hasar daha da artabilir. İşte bu durumda canını acıttığımız kimselerin bizi affetmesi dahi işe yaramaz burada önemli olan sizin kendinizi affetmenizdir.

Kendi yeteneklerini bilmek, kendini tanımak , sahip olduklarımız için şükran duymak önümüzdeki yeni kapıların açılmasına sebep olur. Bu da onlarla var olduğumuzu zannettiğimiz eski alışkanlıklarımızın, bakış açımızın değişmesi demektir ki bu da bayağı zorlayıcı olabilir. Ancak sonuçta özgürlük ve mutluluk bizi beklemektedir. Önemli olan kendi öz yetenekleriniz doğrultusunda yeni kapıların açılmasına siz ne kadar hazırsınız ?

Sevgiler

Published in: on Mayıs 18, 2011 at 1:37 pm  Yorum Yapın  

6 İmkansız Şey

Çocuk filmleri benim hep ilham kaynağım olmuştur. Bu yazımda Alice Harikalar Diyarından bahsetmek istiyorum. Alice’in hikayesi bana hep enteresan gelmiştir. Alice Harikalar Diyarının, Alice’in bilinçaltındaki yolculuğu olduğunu düşünürüm.

. Bilindik hikayemizin bu seferki sonunda,  Alice’in Harikalar Diyarındaki  korkunç canavar ile boğuşması gerekmektedir. Zira Kötü kraliçenin hükümdarlıktan inmesi için bu canavarın kellesinin uçurulması gerekmektedir. Canavar ile dövüşecek tek kişi ise Alice’tir. Alice’in canavarın kellesini uçurması durumunda Harikalar Diyarında Kötünün yerine iyinin hükümdarlığı tekrar başlayacaktır. Oysaki Canavar son derece güçlü bir yaratıktır. Çok güçlü bir yaratık olan canavarın kellesini uçurmak neredeyse imkansız ötesidir. Derken bir gün Alice, canavarla karşı karşıya gelir ve boğuşmaya başlarlar, ancak Canavar çok güçlüdür, Alice de tüm gücünü kullanmasına rağmen canavarı bir türlü zayıflatmayı başaramamaktadır. Derken tam artık kaybettiğini düşünmeye başladığında, o gün deneyimlediği 5 imkansız olayı kendine hatırlatarak imkansız da olsa bir şekilde bu canavarı yenebileceğini düşünür.  Bir yandan canavarla boğuşurken bir yandan da tek tek bu imkansız diye düşündüğü ancak gerçekleştirdiği olayları hatırlar. Bundan sonrasında canavarla aralarındaki savaş yavaş yavaş Alice’in lehine döner, canavar zayıflamaya başlar , sonunda da Alice onu yener ve de  6.ncı imkansız olan Canavarın kellesini de alır.  Artık Harikalar Dünyasına egemen olan kötülük bitmiştir, iyinin zamanı başlamıştır.  Kötülüğü temsil eden kraliçe ( gerçekte de iyinin kardeşidir) dışında ise herkes artık çok mutludur, herşey düzene girmiştir.  

Herşeyin yerli yerine geldiğini, bu dünyadaki işinin bittiğini düşünen Alice de ;  İyi Kraliçeye Harikalar Diyarını teslim eder ve kendi dünyasına dönerek yaşamındaki diğer imkansızları gerçekleştirmek adına uzak diyarlara yelken açar.

Alice Harikalar Diyarı içimde; iyi ve kötünün sürekli savaş halinde olduğunu, odaklanmadığım zamanlarda ise karanlık tarafa kolayca kayabileceğimi hatırlatır bana. Gerçekten iyiyi ( gerçek!) seçmeye odaklandığımda ise imkansız görünen arzu ve isteklerimin görünür hale gelebileceğine, gerçekleşmesi ne kadar imkansız dahi olsa farkındalığıma gelenin gerçekleşmesinin mümkün olabileceğine inandırır beni…..

Burada önemli olan farkındalığımıza gelen arzu ve isteklerin gerçekten bize ait olup olmadığını ayırt edebilmektedir. Arzu ve isteklerimizin bize ait olup olmadığını gösterecek tek metod ise içimize dönmektir. Yaşadığımız her anı farkına vardığımızda kendi arzu ve isteklerinizi keşfetmemiz yani kendi imkansızımızı bulmamız kolaylaşır. Dışarıya odaklanarak farkındalığımıza gelen arzu ve istekler gerçekte bize ait olmadığı için gerçekleşmezler ya da gerçekleşmesi için çok çaba harcamamız gerekir. Her iki halde de hayal kırıklılığı yaşayabiliriz.

Arzu ve isteklerinizin neler olduğundan emin değilseniz her anınızı farkında olarak geçirmeli, deneyimlerinizden hangilerinin sizi daha çok mutlu ettiğine odaklanmalısınız. Odaklanmaya yardımcı olacak tek şey ise meditasyon yapmaktır. Meditasyon sırasında nefes alıp vermeye odaklanıp, sürekli nefesinizde kalmayı becerebildiğinizde zamanla günlük hayatınızda olup bitenin de farkına varmaya başlarsınız. Meditasyon içine dönmeyi öğrenmenin en iyi yoludur. En ideali 24 saat meditasyon halinde olmaktır. Ancak bu disipline gelmek zaman alabilir. Tek başıma bunu yapmak zor derseniz uzun zamandır Türkiye’ye gelip giden Vipassana Meditasyon ustası eski rahip Jeff  Oliver’in Vipassana meditasyon kamplarından birine katılabilirsiniz.

Meditasyonun  yan etkileri vardır. Yan etkilerin en başında ise kendi merkezinde kalma, huzur, anlayış hali gelir. Anlayış ise, hoşgörü ve sevgiyi getirir. ” Kendimi nasıl sevebilirim” kendiliğinden gerçekleşir. Kendinizi sevdiğinizde ise evreni de sevmeye başlarsınız. Sizin için imkansız olan farkındalığınıza geliverir.

Çok geçmeden başlamanızı öneririm. Bu sene kendiniz için Alice gibi gerçekleşmesi imkansız olan 6 şeyi belirleyin. Mesela bunlardan bir tanesi de içine dönmeyi başarmak olsun.

Ben 6 imkansızımı belirledin mi?  Tabii evet. Peki 6 imkansızım ne mi ?  Üzgünüm ağzımdan laf alamazsınız.

Sevgiler

Published in: on Mayıs 18, 2011 at 1:35 pm  Yorum Yapın