Mutluluk Kimin Sorumluluğu Olmalı

Zaman zaman hayatımıza giren kişilerin bizi güvende hissettirmelerini ve mutlu etmelerini bekleriz. Neyse ki çok şanslıyız bu şehirde, kendini insanları mutlu etmeye adamış büyük bir insan grubu var. Peki biz neden hala mutlu olamıyoruz?

Genelde en çok yaptığımız hatalardan birisi; sevgiyi ihtiyaçların karşılanması olarak tanımlıyor olmamız. İlişkilerde ihtiyaçlar karşılandıkça biri diğeri için vazgeçilmez hale geliyor. Bir müddet sonra arzu ve istekler erteleniyor ve kişisel özgürlükten feragat etmeler başlıyor. Sonunda bu ikili bağımlılık hali, rahatsız edici oluyor, kişi başlangıçtaki amacını ve buraya kadar geliş sürecini unutup; ya yargılamaya başlıyor ya sevdiğini terk ediyor ya da bulunduğu ortamı değiştiriyor. Yani sonuçlar değiştirilerek çözüm üretilmeye çalışılıyor.  Hatta daha ileriye gidilerek önceki kişiden alınamayan her ne ise diğer bir kişiden talep edilmeye başlanıyor. Halbuki hayatımıza girip çıkan kişilerin arasında kan bağı dahi yok. Hiç bir zaman hiçbir şartta o eski anı unutulmuyor.

Aslında ta başından beri bizi nelerin mutlu edeceğine odaklansak, başkalarından beklediğimiz sevgiyi önce kendimize versek; dışarıdan herhangi bir şey talepte bulunmamıza gerek kalmayacak. Bu durumu bir filmde gördüğümüz yemeği dünyaca ünlü bir aşçının pişirmesini istememize benzetebiliriz. Aşçı engin tecrübesine dayanarak kendisine anlatılana en çok benzeyen yemeği yapıp önümüze getirir, yemek çok lezzetli olabilir ama yine de aklınız seyrettiğimiz filmdeki yemekte kalacaktır. Halbuki filmdeki yemeğin tadını tatmış olsaydınız, yemeği daha iyi tarif ediyor olacak ve dünyaca ünlü aşçınız arzuladığımız yemeği pişiriyor olacaktı.  Sonuç olarak hem yediğimiz yemekten keyif almış, hem de aşçı yaptığı işten gurur duymuş olacaktı. Anlayacağınız tam bir kazan kazan durumu ortaya çıkacaktı.

İşte aynı şekilde önce insanların sizi mutlu etmesi yerine mutlu olmanın sizin için ne ifade ettiğini bulmaya odaklandığınızda, arzuladığınız mutluluğu bizzat kendi kendinize sağladığınızda mutluluk yüzdeniz bir anda  %80 belki de %100 lere çıkabilir. Artık bundan sonrasında hayatınızdaki kişiler %80’nin üzerini rahatlıkla tamamlayabilir hatta %100 ün üstüne çıkabilirler.

Unutmayın arzuladığımız sevginin ve mutlu olma halinin nasıl bir şey olduğunu bilmezsek diğerlerinin bize sundukları sevgi ve mutluluğu da tam idrak edemeyiz. Karşımızdaki sadece elinden geleni yani kendi bildiğini yapar, sizin istediğinizi değil.

Sevgi ve mutluluğunun sizin için anlamını keşfetmek, hayatımızdaki deneyimlerin “ Neden-sonuç” ilişkisini kurmak, duyguları bütünleştirmekle olur. Bunu sağlayan tek şey anda kalmaktır. Anda kalmayı sağlayan en iyi jimnastik hareketi ise meditasyondur.

Hadi bugün başlayın ve diğerlerine yaptığınız gibi kendinizle birlikte olun….. Çünkü mutlu olmak sadece ve sadece sizin sorumluluğunuzdur…..

Yazımı Sogyal Rinpoche’nin The Tibetan Book of Living&Dying kitabında bahsettiği “5 bölümlük Otobiyografi” isimli şiirle bitirmek istiyorum.

1-Sokakta aşağıya doğru yürüyorum
Yürüyüş yolumda bir derin bir delik görüyorum
Deliğin içine düştüm
Kayboldum.. umutsuz durumdayım
Burada olmak benim hatam değil
Sonsuza kadar buradayım, çıkışı bulmam çok zor

2-Aynı sokaktan tekrar aşağıya doğru yürüyorum.
Yürüyüş yolumda derin bir delik var.
Onu görmemiş gibi yaptım
Tekrar deliğin içine düştüm
Deliğin içinde olduğuma inanamıyorum
Burada olmak benim hatam değil
Buradan çıkmak bayağı zamanımı alacak.

3- Aynı sokaktan aşağıya doğru tekrar yürüyorum
Yürüyüş yolumda derin bir delik var.
Onun orada olduğunu gördüm
Yine de deliğin içine düştüm.. Bu bir alışkanlık oldu
Artık gözlerim açıldı
Nerede olduğumu biliyorum
Bu benim hatam
Hemen bu delikten çıkıyorum

4- Aynı sokaktan aşağıya doğru tekrar yürüdüm.
Yürüyüş yolumda bir derin bir delik vardı.
Etrafından yürüyüp geçtim

5-Artık başka bir sokaktan yürüyorum

Reklamlar
Published in: on Ekim 23, 2011 at 7:32 pm  Yorum Yapın  

Bence Herkes Bu Hali Hakediyor!!!!!

Zaman zaman mümkün olsa da Matrix filmindeki Leo’nun yaptığı gibi kırmızı hapı seçip gerçeğe ulaşsam,.….Arzu ve isteklerimi engelleyen bakış açılarımı, inançlarımı bir kenara bırakabilsem hatta mümkünse  kendiliğinden yok edebilsem ne kadar güzel olurdu diye düşünüp dururum. Peki arzu ve isteklerimizin gerçekleşmesini engelleyen bakış açıları ile inançları neden fark edemiyoruz?

Öncelikle çoğunuzun çok iyi bildiği inançların var oluş hikâyesinden bahsetmek istiyorum.  Doğduğumuzda tamamen savunmasızızdır. Tüm ihtiyaçlarımız ailemiz tarafından karşılanır. Nefes alıp verebilmek için nasıl planlama yapmıyorsak günlük ihtiyaçlarımızın karşılanması için de plan yapmayız. Bakılmaya ihtiyaç duyarız. Bu bir yanılsama değil gerçektir.

Sonra etki tepki yasasını keşfederiz. Bir şeyler yaparız ve hemen yanıt gelir.  Örneğin güldüğümüzde tezahürat yapılacağını öğreniriz. Ve böylece Show hayatımız başlar. Ağlamanın yarattığı katma değere tanık oluruz. Mızırdanır mızırdanmaz aileden birisinin yanımıza geleceğini biliriz. Tüm arzu ve ihtiyaçlarımız anında karşılanmaktadır. Aradan zaman geçer bir de bakarız ki her şeyin merkezi olmuşuz. Bu durum 7 yaşına kadar devam eder. 7 yaşında okula başladığımızda yeni bir dünyaya adım atarız. Anaokuluna gideceksek yenidünyaya adım 4 yaşında gerçekleşir.  

İlk olarak evdeki statümüzün bu yenidünyada geçerli olmadığını fark ederiz. Bizim gibi kendini dünyanın merkezi zanneden bir sürü çocukla karşılaşırız. Ve bir anda kendimizi rekabet ortamının içinde buluveririz. Ve enteresan bir şeye tanık oluruz. Kendini dünyanın merkezi olma hali (ego) evdeyken çok iyi çalıştığı halde dışarıda aynı performansı gösterememektedir. Ne yapmalı da evdeki statümüzü devam ettirmeli şeklinde çözüm ararken ego alır eline sazı ve statüyü korumak adına yeni kurallar, düşünce sistemleri ve bakış açıları yaratmaya başlar.  Yaratılan yeni hikâyeye öyle inanılır ki gerçekten işe yaradığı düşünülür. Gerçekte var olmayan var edilir. Arada bir huzursuzluk hissettiğimizde ise yeni bir hikâye yaratmanın gücünü kullanır ya inkâr eder ya da bastırırız.  Tüm bu olanların ufak bir yan etkisi vardır. O da hiçbir zaman büyüyemeyecek olduğumuzdur.

Büyümenin getireceği olgunluğu bir türlü hissedemeyiz. Sadece yaşımızı temsil eden rakam büyüdüğümüzü göstermektedir. Sürekli huzuru aramaya yöneliriz. “Huzurum Kalmadı” , “ Batsın Bu Dünya” en sevdiğimiz şarkılar arasında yer alır.  Hatta zaman zaman işimizi, eşimizi veya dostlarımızı değiştirme yolunu seçeriz.  Yine de benzer olaylar tekrar vuku bulur. Bunun sebebi çocukken her şeyin merkezi olma halini devam ettirmek adına yarattığımız hikaye(ler)nin işlevini hala sürdürüyor olmasıdır. Sadece günün birinde fark edilme (yok olma) tehlikesine karşı hasıraltı edilmişlerdir.  Hasıraltı edilen yer ise tüm hikâyelerin arşivlendiği bilinçaltıdır. Bizden başka kimsenin buraya giriş yetkisi yoktur. Hayırsever Morpheus’ta ortalarda yoktur ki bizi arşivin giriş şifresini hatırlatacak hapı versin.   

Bu durum aynen kabuğu olan bir tohuma benzer. Tohum biz, kabuk ise egomuzdur. Tohumun kabuğu çıkmadan nasıl çiçek açıp meyve veremeyecek ise doğduğumuz zaman kendimizi korumak için yarattığımız egoyu bir kenara bırakmazsak kendi gerçeğimizi hiçbir zaman ifade edemez duruma geliriz. Olayların gerçek yüzünü görememe, nesneleri hatta diğer canlıları yanlış yorumlama halini getirir..….Ve şu ünlü laf…. “kendi kazdığı kuyuya düştü” olayı gerçekleşir. Kuyuda olduğumuzu fark ettiysek ne ala…Fark etmezsek; vay halimize……

Bundan kurtulmanın yolu, farklı bir şey yaparak her anı derin düşünme (meditasyon) halinde yaşamaktır. Farklı bir şey yaptığımızda farklı potansiyelleri keşfederiz ve bu şekilde bildiklerimizi kolayca sorgulama hali başlar. Çünkü farklı bir şey ile ilgilenirken kendimizi güven altına almak için her ne oluyor ise olanı fark edebilmeye dikkatimizi veririz. Alert halinde olduğumuzdan gerçekte neler olduğunun farkına varırız. Olanı anlarız, kendimizi fark ederiz. Bu da yaşamı meditasyon yapar gibi yaşama hali getirir ki, böylece algılarımızın kaynağını fark etme şansını yakalarız yani arşive girişin şifresi çözülür. Artık bundan sonra yapılacak tek şey hikâyenin saklandığı odaya gitmek için yolumuz üzerindeki koridorlardan birini seçmektir. Yanlış hikâyenin olduğu odaya götüren, hikâyemize direk bağlantılı, dolambaçlı v.b gibi bir sürü alternatif koridorla karşılaşırız. Eğer kestirme yolu seçtiysek ki bu en zorlu olandır, özgürlük işte buradadır.   

İşte o zaman tohumun kabuğu düşer ve insanları manipüle ederek sonucu değiştirmeye çalışmak yerine nasıl güzel bir çiçek olacağımızı keyifle beklemeye başlarız…..

 Bence herkes bu hali hak ediyor….

Published in: on Ekim 4, 2011 at 7:59 pm  Yorum Yapın